Sinema Fenerleri
Sinema fenerleri, ilk büyük sinema salonlarının açıldığı 1920’li yıllardan başlayarak 1990’lara kadar seyirciyi sinemaya çeken önemli bir tanıtım aracı oldu.

GÖKHAN AKÇURA

Eskiden, pek eskiden, sinemanın o mutlu günlerinde sinemaların önlerini büyük afişler süslerdi. Afiş denilince aklınıza 70 × 100 santimetrelik matbaada basılmış afişler gelmesin. Eski sinemalar pek büyüktü, cepheleri de öyle… İşte o kocaman cepheyi baştan başa kaplayan, elle yapılmış dev afişlerden söz ediyorum. O zamanlar bunlara “sinema feneri” denirdi.

 

“Sinema feneri” adının nereden geldiği konusunda iki görüş var. Elektriğin olmadığı bir dönemde başladığı, bu nedenle de arkadan fenerlerle aydınlatıldığı için bu adı aldığı söyleniyor. Erol Ağakay ise şu bilgiyi veriyor: “Beyoğlu’nda Alkazar Sineması vardı. Bugün o bina hâlâ duruyor. İstanbul’un eski, tarihi bir mekânıdır. Bu sinemanın önünde, fener şeklini alabilen, içi boş, üç tarafı bez afişlerle kaplı bir cephesi vardı. Geceleri bu üç tarafı kapalı alanın içerisinde lamba yanardı. Lambalar beze ışığını verir, gece de dışarıdan bakıldığında ışıklı bir kutu hâline gelirdi. Fener ismi oradan gelir. Ondan sonraki dönemde ister ışıklı ister ışıksız olsun, tüm kapı önlerine asılan afişlere sinema feneri denmeye başlandı.”

 

Agâh Özgüç, 1950’li yıllardan itibaren sinema feneri ve afiş ressamı olarak çalışan İbrahim Enez’i tanıtır bize. Enez bu işe nasıl başladığını şöyle anlatır: “1953 yılında Samsun Park Sineması’na Cehennem Yürüyüşü adlı bir yabancı filmin fener afişini yapmıştım. Bu fener afiş, sinemanın önüne, kurulmuş ‘tak’ın üzerine asıldı. Afişlerin üzerindeki kadın resmi bir Playboy takviminden alınmıştı. ‘Tak’ın altından gelip geçen herkes, ilgiyle resimdeki kadına bakıyordu. Halkın büyük ilgisini çekmiş olmalı ki, rakip sinemanın patronu, beni emniyet müdürlüğüne şikâyet etmişti. Onlara göre afişteki kadın müstehcendi. Bir baktım ertesi gün benim fener taktan hemen indirilmiş. Nöbetçi mahkemede sorgulanırken hâkim karşısında tir tir titriyordum. O günlerde 20 yaşındaydım. Sonra bilirkişi tayin edilince, resmin müstehcen olmadığı raporu verildi. Ve ben de beraat ettim.”

 

İbrahim Enez de ilk çalıştığı dönemlerde kullandığı tekniği şöyle anlatır: “Boyama işine başlayabilmemiz için, önce toprak boyaları, kaynattığımız boncuk tutkalıyla karıştırırdık. Tutkalla karıştırılmasının nedeni, yağmurlu günlerde bezin üzerindeki boyaların akmasını önlemekti. Sonra da kullanacağımız renkleri ve boyaları elde ederdik. İşte o boyalarla sinemalara büyük fener afişleri yapmaya başladım.”8 Enez bir başka röportajda ise şu bilgileri veriyor: “Film şirketlerinden sinemalara dokümanlar geliyordu. Sinemalar bu dokümanlardan kendi beğendiklerini bize veriyor, şunu kapıya dekupe yap ya da fener afiş yap gibi telkinlerde bulunuyorlardı. Biz de ona göre çiziyorduk. Ama daha ziyade Amerikan afişlerinden kopya ederek çalışıyorduk. Sonra yerli filmlere başladık. O zamanlar Vurun Kahpeye filmi çekildi, yer yerinden oynadı.”